Nereye Geldim, Gelmeli miydim?

Yıl 2000. Yeni yıla girmeye az kala, 29 Ekim günü karların yağmaya başladığı, bir Çaldıran sabahı. Bulunduğum okul penceresinden dışarı salıyorum beklentilerimi, ince ince yağan kar’ların eşliğinde. Yeni bir Dünya’ya, kulaç atalı daha iki gün olmuş, umutlarımı bırakıp yeni umutlara doğru yüzmeye çalıştığım.

Nereye geldim, gelmeli miydim, ne yapmalıyım? Bir soru ordusu var karşımda. Bırakıp geldiklerimin özlemini duyarken, yeni hayatıma alışma çabaları silkeliyor beni. Geleli henüz bir kaç saat geçmişken, yeni kararlar alma uğraşısı var, korkusuzca içimi hırpalayan.

Küçük, küçücük bir şehri koca bir eyalet yaptım ben. 7 masalı bir pastaneyi açık hava tiyatrosu yaptım içimde. Öğretmenlerin doldurduğu her sandalye, bana daha yakındı. Dostlarım vardı içlerinde, yakın hissettiğim. İçimi açtığım. Düşmanlarım çıkardı aralarında, beni sorgulamadan, düşünmeye bile gerek duymadan suçlu ilan eden.

Kiraladığım bir ev var kendime mabet  seçtiğim. Kendi çapımda canımdan bir parça vererek, yeşertmeye çalışacağım. Burada hayatıma mavi’yi katacağım. Mavi işte. Benim en sevdiğim renk. Benim gözümde hayat mavi, aldığım nefes bile mavi.  Kütahya’nın soğuğunu gördüm gelirken, ayazını hissettim. Soğuğun ne demek olduğunu bildiğimi sandığım ben, o evde bir gece geçirdim. İlk ve son gecemdi. Sıcağın suyu hürmetine öğretmenevine geçtim, camı olmayan, hava almayan bir odasına, bütün demirlerimi saldım, bir daha çekmemecesine.

Yıllar geçti aradan. Dile kolay 17 yıl olmuş, ama hâlâ sıpsıcak içimde yaşatıyorum o anı soğuk günün, en sıcak şarkısı Mariah Carey’in eşliğinde My All’ı dinleyerek.

Evden uzak, aileden uzak, hiç baba şefkati tatmamışlığın verdiği, anlam veremediğim duygularla yaşadığım Çaldıran’da, 6,5 yılımı geçirmişken… Üzüldüğüm oldu, boynumu büktüğüm ve günlerce kaldıramadığım zamanları yaşadım. Her boynumu büküklüğümün sonrası kılıçlar, kalkanlarla döndüm iki adımlık, içimde şehir yaratmaya çalıştığım, hâlâ ismini koyamadığım bu kente.

Ramazan ay’ıydı, hayatıma yeni yönler verecek bu şehirle tanıştığımda. Her yer kapalıydı, aç kalırdın, susuz kalırdın…  Akşam karanlığından sonra bir lokanta  vardı, öğretmenevi olarak ziyaret ettiğimiz. Öğretmenevi diyorum, çünkü orada kalan herkes benimle aynı  vapurda yolculuk ediyordu. Denizi olmayan  bu şehirde.  Tek bir lokantaya sığınırdı herkes, akşamları limanımızdı dalgalardan koruyan. Yer bulamama endişesiyle erkenden giderdik, soğuğu içimizde hissederek…

Çok güzel anlarım oldu… Günlerim, aylarım oldu. Her güzel günün sonrası biraz daha hüzünlü saatler yaşadım. Her hüzünlü saatlerin sonrası, yeni güne umutlarımı tazeleyerek, hep yeni baştan başladım. Yeni tohumlarımla çıktım yola. Eski umutlarımın üzerine yeni umutlarımı dikerek, her akşam dönüşümde suladım bir bir.

Ben Çaldıran’da yalnız yaşamayı öğrendim. Yalnızlığın son demini yaşarken,  her geçen gün biraz daha piştim. Gerçek güzellikleri bir kenara bırakarak karşımda,  bulduğum Dünya’mla yeniden tanıştım, yeniden anlaştım, yeniden sözleştim.

Zamanla üstlendiğim rolümü değiştirdim. Yardımcı rolleri bir kenara bırakıp, başrolleri aldım elime, tüm notaları yan yana koyup, besteciliği öğrendim, bestekâr oldum. Nasıl yaşadıklarımla üzüldüysem, ezildiysem, bir bir hepsini yaşayarak ve yaşatarak  üzdüm, ezdim. Ezmek istemediğim noktalardan kaçtım.

Yıllar sonra fırtınalar kopuyor içimde. Uyarıların her bir zilini çalıyorum, acımadan… Biraz ürkek, biraz endişeyle. Acısı var içimde, tatlısı var. Küçük bir çocuk utangaçlığı var içimde, kelimeleri dökmeye çalışırken, harfleri yazan parmaklarım dinlemiyorlar beni. Gem vurmak istiyorum yazdıklarıma, yazacaklarıma.

Kalp işte. Alışıyor acı çekmelere. Hangimiz masum, kaçımız masumuz diyebiliriz. Bizi yetiştirenler mi suçlu, yoksa yürüdüğümüz karanlıkta, yolumuzu aydınlatanlar olarak gördüklerimiz mi.. Olsun  be hayat… Seviyorum seni.  Acıyı,  ettiğin her enjekte  ile daha çok seviyorum.

Meral Sezgi’nin bir parçası vardı lise yıllarımda dinlediğim. Bir mısrasında şöyle söylerdi.  ” Şu camları örten perdeler, neler gizlediler, neler gördüler, Bir konuşabilseler, neler derdiler”…  Bende şimdi diyorum ki, Çaldıran sokakları, Yağmur Pastanesi, virane Öğretmenevi… Neler gördüler, nelere şahit oldular. Bir konuşabilseler neler derdiler, neler…

Cahit Külebi gibi, Ekim ay’ında mavi benekli bir çocuk gibi, bu şehrin en güzel yağlı boya tablolarını yaptım ben. Tablolardan galeriler oluşturdum. Sanat eserleri çıkardım. Sergiler açtım. Açtığım sergiler sonunda yeniden doğmak istedim… Yeniden Dünya’ya merhaba diyerek elimi uzatmak istedim.

Tut elimi Dünya…  Tut  ve bir daha bırakma…


Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git