Türk Sinema Tarihi

1897’de Lumiere Kardeşlerin ‘sinematograf’ının ilk gösteriminden sonra Türkiye’ye giren sinema, daha soma Osmanlı ülkesinin, başlıca kentlerinde de yavaş yavaş bir yayılma göstererek, II.Meşrutiyet’e kadar olan dönemde (1908) çeşitli eğlence yerlerinde yer alarak devam etti. Bu tarihten başlayarak yerleşik sinema salonları ortaya çıktı.

Yapım çalışmalarının başlaması ise, Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerini dolaşan yabancı yönetmenlerin yaptıkları belgeseller ile ortaya çıkar ve Osmanlı Devleti’nin 1.dünya Savaşına dek sürer. Savaşın başında, seferberlik dolayısıyla, silah altına alınan bir yedek subay olan Fuat Uzkınay’ın (1888­1956) 14 Kasım 1914’te Ayastefanos’daki (Yeşilköy) Rus Anıtı’nın yıkılışını konu alan 150 metrelik belgesel filmi Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı’, Türkiye’de Türklerin çevirdiği ilk film olmuştur. Daha sonra savaş dolayısıyla Osmanlı ordusunda sinemacılık kolunun kurulmasıyla, ‘Merkez Ordu Sinema Daire‘ sinin çevirdiği belgeseller yapılmaya başlandı. Aynı kurumun giriştiği öykülü film çalışmalarından, Sigmund Weinberg’in başladığı ‘Himmet Ağa’nın izdivacı’ (1916-1918) ancak savaştan sonra Uzkınay tarafından tamamlanabildi. Bu askeri sinema kurumunun yanı sıra yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-i Milliye Cemiyetif de 1917fde Sedat Simavi’ye (1896-1953) ‘Pençe ve Casus’ filmlerini çevirtti. Savaşın yenilgiyle sonuçlanması üzerine bu ilk iki kurumun araç ve gereçleri, yeni kurulan ‘Malul Gaziler Cemiyeti’ne aktarıldı. Bu dernek, Ahmet Fehim’e (1857-1930) Mürebbiye ve Binnaz’ı (1919) Şadi Fikret’e (Karagözoğıu) (1890-1941) de ‘Bican Efendi Vekilharç’ (1921) gibi öykülü filmleri çevirtti.

1922’de Türkiye’nin ilk özel yapımevi olan ‘Kemal Film’ kuruldu.

Cumhuriyet’in ilanına dek uzanan sinema çalışmaları da bu kurum eliyle yürütüldü. Muhsin Ertuğrul (1892-1979) Kemal Film adına ‘İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk’ , ‘Boğaziçi Esrarı’, ‘Nur Baba’ (1922), ‘Ateşten Gömlek’, ‘Leblebici Rorlıor’, ‘Kız Kulesinde Bir Facia’ (1923) filmlerini çevirerek Cumhuriyet öncesindeki sinema çalışmalarını kapadı.

1923’de İstanbul’da gösterilmeye başlanan ‘Ateşten Gömlek’, bir ulusun yaşamındaki önemli olayları yansıtmadaki gücünü örneklemekteydi. Nüfusun yüzde 80linden çoğu, 40.000’den fazla kırsal yerleşim alanına dağılmış köylüden oluşan, nüfusunun yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen bir ülkede sinemanın, eğitim, sanat, kültür, propaganda alanındaki gücünden yararlanmak kaçınılmaz bir zorunluluktu. Genç Cumhuriyet’in geliştiği ilk öğretim zorunluluğu, tevhid-i tedrisat (öğretimin birleştirilmesi), harf devrimi, okuma yazma seferberliği, halk dersaneleri, millet mektepleri (okulları), halk odaları, halk evleri gibi atılımlarla kendini gösteren eğitim ve kültür alanındaki savaşta sinemadan daha uygun bir silah bulunamazdı. Nitekim o yıllar çok dostça ilişkilerin kurulduğu komşu Sovyetler Birliği, bunun kendi yönünden çok başarılı örneklerini vermişti ve vermekteydi. Ne varki bu umutların hiçbiri gerçekleşmedi. Diğer bütün sanat dalları az ya da çok ölçüde destekleyen Cumhuriyet yönetimi, bu ilgisini sinemadan esirgedi. Atatürk’ün engin seçiş gücüyle sinemanın önemini kavradığını gösterir çeşitli örnekler bulunmakla birlikte, bunun uygulanması yolunda herhangi bir girişime rastlanmadı. Öyle anlaşılıyor ki; bunun başlıca nedeni, sinemanın sanat, kültür, endüstri, ekonomi yönlerinin birbiri içine geçen çarpışık yapısı, bu yapının tümüyle kavranamamasının ortaya çıkardığı engeller, yol açtığı yanlışlıklar, bir de sinemanın hem sanat, hem de teknik alanında yetenekli bilgili bir takım çalışması gerektiği halde, bunu gerçekleştirecek kişilerin çıkmayışları dır. Nitekim bu yüzden, Cumhuriyet’in onuncu kuruluş yıldönümünde Türk devriminin geniş halk kitlelerine anlatılması gereği duyulduğunda, bu iş Atatürk’ün buyruğu ve onayıyla komşu S.S.C.B.’den çağrılan Sergey Yositoviç Yutkeviç ile Lev Oskaroviç Amştam’a verilmiş ve Maarif Vekaleti (Milli Eğitim . Bakanlığı) adına ‘Türkiye’nin Kalbi Ankara’ (Ankara, Serdçe Türedçkii, 1934) çevirtilmişti.

Kemal Film’in kapanmasıyla Türk sineması aşağı yukarı beş yıllık bir durgunluk dönemine girdi. 1928 yılında bir çok sinema salonunun sahibi olan İpekçi Kardeşler, Rusya’da ‘Tamilla’ (1925), ‘Beş Dakika’ ve ‘Spartakus’ (1926) gibi filmler ÜTetildikten soma Türkiye’ye dönen Muhsin Ertuğrul’un ısrarlarıyla ipek Film’i kurdular ve 1940’ların başına kadar İpek Film en çok film yapan şirket olarak kaldı.

1928-1941 yılları arasında Muhsin Ertuğrul İpek Film için yirmi kadar film yönetti. İlk sesli Türk Filmi ‘İstanbul Sokakları’ (1931) konusu milli mücadele sırasında geçen ve Ertuğrol’un en iyi filmi olarak kabul edilen ‘Bir Millet Uyanıyor‘ (1923), ‘Milyon Avcıları‘ (1934), Victar Fleming’in ‘The Way Of All Flesh’ adlı filminden uyarlanan ve Muhsin Ertuğrol’un başrolü oynadığı ‘Şehvet Kurbanı’ (1940) ve ‘Kahveci Güzeli’ (1941) bunlar arasındadır. 1940 yılında devlet tiyatrolarının başına getirilen Muhsin Ertuğrul son olarak 1953 yılında ilk renkli filmi,. ‘Halıcı Kız’ ı (1953) yönetti.

1940’larda yeni yapımcı şirketler kuruldu fakat üretim düzenli  değildi. 1940 yılında 5, 1941’de 1, 1942’de 4 ve 1943’te 2 film yapıldı. Sonunda 1948 yılında önemli bir şey oldu, yerli yapımların rüsumu %25’e düşürüldü ve böylece film yapımı, karlı ve ‘ilginç’ bir iş olarak ortaya çıktı. Yeni şirketler, yeni yönetmenler, oyuncular, teknisyenler çıkmaya başladı. Yıllar geçtikçe yapılan film sayısı artıyor, fakat kalitede bir değişiklik olmuyordu.

 Tüm bunlara rağmen, sinemanın ciddi ve üzerinde durulması gerekli bir iş olarak kabul edilmesi bu geçiş döneminde oldu. 1947 yılında ll, 1948’de 16, 1949’da 19 (ki bunların arasında Lütfi Ö. Akad’ın ilk filmi olan ‘vurun Kahpeye’ de vardır) film yapıldı.

Sayıdaki artış normal olarak kalitede de bir artışa yol açar. Bunun sonucu olarak 1950’ler ilerde Türk sinemasının en iyi ürünlerini verecek olan kişilerin ortaya çıktığı ilginç ve yapıcı bir dönem olmaktadır.

Lütfi Ö. Akad’ın, gerçekçi öğeler taşıyan ve Mareel Carne‘nin ‘Le Jour Se Leve’ adlı filminden esinlenen polisiye filmi ‘Kanun Namına’ (1952), büyük şehrin kargaşasında küçük insanın yaşamını konu alan ‘Beyaz Mendil’ (1955), yüksek dereceli bir memurun sürgündeki yaşamını anlatan Orhan Anburnu’nun ‘Sürgün’ (1951) adlı filmi, Metin Erksan’ın ilk ve tartışmalara yolaçan ‘Aşık Yeysel’in Hayatı’ (1952) ve gene aynı dönemin ‘Dokuz Dağın Efesi'(1958), Atıf Yılmaz’ın ‘Yaşamak Hakkımdır’ (1958) ve Memduh Ün’ün ‘Üç Arkadaş’ (1958) adlı filmleri 1960’larda başlayan yeni bir dönemin ya da yeni bir bilincin öncüleridirler.


Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git