Kent Dokusu İçinde Afiş

” … Afiş, bir yerde bir sanat olayıdır. O halde sergilenmesine dikkat edilmesi gerekir. Uygar ülkelerde şehirlerin görünümüne canlılık ve değişiklik getiren afişler, bizde üst üste, yan yana, tahta perdelere ve duvarlara asılır. Bunlar şehirlerimizi güzelleştirmekten çok çirkinleştirmekte, kirletmekte düzensiz bir görünüm vermektedir. İşin bu yönünün belediyeler tarafından halledilmesi gerekir.

” … Üst üste yapıştırılmış, birbirini örten, yırtılmış, böylece kentin duvarlarında kendine özgü bir doku oluşturan ve bununla çağdaş resim sanatına esin kaynağı olan duvarların bende uyandırdığı estetik hazdan söz etmeyeceğim burada. Bu konuda sözünü etmek istediğim tek şey var. Bu birbirleri üzerine yapıştırılmış afişlerin bende uyandırdığı ‘aşınmış zaman’ duygusu. İşlevini yitiren afişin üzeri, işlevi yeni başlayan bir yenisiyle örtülüyor’. Yaşam hiç durmuyor duvarlarda ve afişler ömürleri kaç gün olursa olsun, ülkelerin, kentlerin yaşamına tanıklık ediyorlar. Başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerimizin duvarlarının böylesi bir tanıklığa olanak sağlayacak nitelik ve nicelikte olmasını ne kadar isterdim! Oysa bizim kentin duvarları afişe kucak açmaz. Ne yazık ki kentin yaşamına renk, heyecan, coşku ve güzellik katacak afiş boyutundan yoksun yaşayan ülkelerden biridir. bizim ülkemiz.

Afişin Tasarımı, biçimlenişi, mesajı ne kadar büyük önem taşıyorsa, onun sergilenişi de bir o kadar önemli. Çağdaş ülkelerde, afişler birer sanat eseri olarak kenti süsleyebiliyor. Bu açıdan bakıldığında, afişin gerçek anlamında gizli olan estetik ve çarpıcılığın yok olmaması onun sunuluşuyla direkt bağlantılıdır .

Sokaklara asılan afişlerin çarpıcılığının şok etkisini Zeynep Oral şu sözlerle dile getiriyor:

” … Sokaktaki adamsınız. Sokaktan gelip geçen binlerce insandan birisiniz … Sokak deseniz, herhangi bir kentin sokağı olmamalı… (Ama kafamdaki senaryoyu gerçekleştirmek için, bu olsa olsa, Istanbul, Ankara, İzmir bir kentin ana caddelerinden biri olabilir.) Sokakta yuruyorsunuz, .. İki yanınızda yapılar, dükkanlar, belki de boş duvarlar … Belki kış kıyamet, belki yağmur çamur … Yürürken yürürken birden boş duvarın üzerinde bir şeyle karşılaştınız. Belki karanlığı yaran bir ışık ve ardından binbir renk. .. Belki ucundan kan damlayan bir bıçak. .. Belki kocaman gülen bır çocuk ya da bir güneş parçası … Belki iki maske, sonsuzluğa dek gülen ya da ağlayan. .. Duvara baktınız ve gördüğünüz şeyin önünden geçıp, gittiniz … Ama arada olan oldu. O duvardaki, o öylece olduğu yerde durup duran, belki rüzgara, belki yağmura ama en çok gelip geçenlerin bakışlarına direnen bir tiyatro afişiydi … Olan oldu bir kez. Duvardaki o afişe baktığımız, gördünüz, ya beyninize, ya yüreğinize (belki her ikisine de) bir şeyler gitti. Bir renk, bir çizgi, bir nokta, bir söz, bir ses, bir nefes, bir duygu, bir düşünce, bir anı, bir düş, bir istek, bir özlem, bir umut, bir kuşku, bir coşku. Ve artık sizin için bir kurtuluş yoktur. İçinize, beyninize, yüreğinize düşen o her neyse, sizi çağırıyordur … Duvarın önünden gelip geçerken o bir anlık görme, bakma, o bir anlık ilinti, bağ ya da ilişki, sizi çağırmaya yetti. Günler geçse bile, o duvarda gördüğünüz, sizi çağırmaya devam edecek. Söz buraya gelmişken, bundan belki de 40 yıl önce Muhsin Ertuğrul un Mengü Ertel’e yazdığı mektuptan bir alıntı yapmak yerinde olacak.

“Varlıklarını koruyacak, savaşlarını sürdürecek, cılız gelirden arta kalanla oynadıkları piyesin afişini yaptırmak, onu bastırmak, teker teker pullamak, onu astırmak olanağından yoksun bu özel tiyatrolar ortamında, kim, nasıl sana duvar ilanı yaptırır? Diyelim ki bir babayiğit çıktı da yaptırdı. Sokaklarında litfass kuleleri olmayan bir şehirde bunlar nerelere yapış­tırılır?(Litfass: Tiyatro afişlerinin asıldığı kule/ere denir. Bunlar ilk kez Almanya’da 1855’de Ernest Litfass tarafindan akıl edildiğinden bu adı almııtır.) Eğri, büğrü yapı tahta perdelerine mi? Ertesi gün yeni fışkıran bir mantar bankasının ikramiye afişiyle kapatılmak için mi? Görüyorsun ki, bütün Ülkenin kirlerini yıkayacak, yüz karalarını ağartacak, birbirinden zehirli deterjan afişleri akını var. Onların arasında senin o ince, o derin anlamlı afişlerin nasıl yer bulur? Yaptığın ‘Ayak bacak fabrikası’ afişini; nasır ilacı, ‘Cadı kazanı’

ilanını; düdüklü tencere reklamı sanırlar da, bakmadan geçerler.

Tasarımcı Staeck ise; afışlerini asmak için raslantısal yerleri değil, en etkili yerleri seçtiğini söylüyor. Yani, kira ödeyerek asılan ilan yerleri.  

oraya buraya afiş asmaktan çok daha başka bir durumdur. Çünkü insanlar otoriteye inanırlar, yasallık geçerlidir. Hep bu otorite inancını kullanırım ve bir olçüde otoriteye koşut giderim.

Afişin sergilenmesi; hak ettiği yerden, mesaj sinyallerini alıcıya göndermesi, onun algının  ve değerinin bilincine varılmasını sağlayacaktır.

Son olarak yine Ferit Edgü’nün Türkiye’ den Afişler kitabı için merinden bir alıntı, yerinde olacak.

*Afişler, duvarları renklendirir. Duvarlar da kenti. *Afişler, bir kentin konuşan duvarlarıdır.

*Afişler, metropollerin kitle-sanat yapıtlarıdır.

*Afişsiz bir Paris, bir Londra, bir New York, bir Tokyo, bir Roma, bir Berlin düşünülemez. Düşlerneye kalktığınızda elektriklerin kesildiği bir gece kentine dönüşürler. İstanbul, bu dünya metropolü de, bu nedenle güpe-gündüz, karanlık bir metropoldür.

*Renksiz duvarlar hüzün verir. Ve boşluk duygusu. Afişlerle donanmış duvarlar ise yaşama sevinci, dinginlik.

*Afiş, duvarın konuşan dilidir. İnsancıl dili. Yaşayan dili. Herkes bu dili.

*Sanatı günlük yaşamın içine sokar Afiş. Resmi, hatta şiiri sokağa çıkarabilir.

* Yağmurda, çamurda, karda, kıyamette afişlemek gerekir duvarları.

Çünkü afiş, kalıcı değildir. Günlüktür ve her gün ‘yeni bir şeyler’ söylemek gerekir insanlara.

*Afiş, insanların gözlerini açar. “


Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git