Bir Eylül Günü

Yaşıyor muyum? Nefes alıyor muyum diye bakasım geliyor kendime, ara ara… Nasıl bir güne adım attım yada atamadım mı demeliyim bilmiyorum. Hayatımdan çıkarmak istediğim, ama bir türlü gerçeklerle yüzleşemediğim Eylül ay’ının son günleri.

Bir şey yiyip içtim mi, gülümseme geçti mi içimden… Görüyor muyum? Hissediyor muyum?

Eylül’ün son  günleri. İki gizli el boğazımda, daralıyorum. Akşam olmuş, hava kararıyor. Eve dönüş yolunda attığım her adım, kepçe gibi vuruyor yerlere. Yol uzadı… Bitmek bilmiyor.

Kilidini çevirdiğim kapının ardında soğuk bir oda beni karşılıyor. Soğuk, ama ben soğuğu hissetmiyorum. Sobayı yakmak gelmiyor içimden soğuğa rağmen. Dağınık yatağımın  içine giriyorum, titreyerek. Ne yapsam, ne etsem toparlayamıyorum kafamı, kafamdan geçenleri, senaryoları.

2002 yılı. Eylül ay’ının son günleri. Kendimle başbaşa kaldığım bir gün hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum. İşte  o zaman ağlamanın ne demek olduğunun kitabını yazdım sanırım. Mısralara döktüm inceden.

Soğuk bir gece geçirdim, içten içe titreyerek. Gerçeklerle  yüzleştim, hakim saydığım boş duvarlara  kendimi savundum, kendimi yazdım. Her karanlık bir gecenin ardında, aydınlık bir günün beni beklediğini işledim ilmek ilmek.

Sabahın erken saatleri. Sobayı yakmadığım bir günün cezasını çekiyorum, gecenin en soğuk zaman diliminin ardından. Parmağını bile çıkarmak istemediğin yatağından doğruluyor insan, akmayan çeşmenin başında dökme suyla yıkıyorum elimi. Soğuk biraz daha çarpıyor bedenime. Hazırlığın ardından dışarıya çıkıyorum, güneş doğmamış, zaten doğuyor mu ki? Yolum uzun ve dışarısı daha soğuk. Attığım adımlarımın altında buz taneleri parçalanırken ritimler oluşturuyor.

Kahvaltının adresi yine aynı yer. Yağmur Pastanesi. Ekrem’in poğaçaları eşliğinde sıcak bir çay.

Gariptir, en güzel çaylarımı Çaldıran’da içtim ben. İsmet ağabinin sobada  demlediği çayların tadı bir başka olurdu. Sobanın yanması ve bizi ısıtmaya başlaması üç saati bulsa da, alışıyor insan. Elektrik yok, bilgisayarlar çalışmıyor. Voltajlar yine en düşüğünde.

Camdan dışarıya baktığınızda bina boyu kadar buz sarkıtları karşılardı bizi. Çatı zaten kaç metre kar yığını. Baharla birlikte erimeye başlayan karlar çatıdan aşağı süzülürdü.  Masa üstüne kaplar yerleştirirdik akan suların dolması için.

Kömürle, sobayı tutuşturmaya çalıştığımız meyve sebze kasalarıyla yakın ilişkiler kurdum Çaldıran’da. Akşam ev dönüşü markete uğrayıp, bir ekmek eşliğinde, parçalayacağım kasayla yol alırdım. Ya dışarıda yemeğini yiyeceksin, yada evinde geçiştirecek. Sulu yemek yapan bir yer bulamazsın, en fazla ızgaranı yersin. Her gün ızgara, bir yere kadar taşıyordu beni.

At arabasıyla taşıma yapan  bir arkadaş var, arada karşıma çıkan. Evin anahtarını veriyorum, girişteki su şişeleri doldurması için. Haftada bir de olsa su taşıttırıyorum, çünkü sular akmıyor. Aksa bile donmuş borular, suya geçit vermiyor. Yaklaşık yedi yılım susuz geçti, doyasıya su harcadığımı hatırlayamıyorum bir türlü.

İlk atama memurlara bakıyorum şimdi etrafımda. Dert  yanıyorlar, şehirden, işleyişten, işlerden… Gülüyorum..  Mahrumiyetse, ben bunun kralını yaşadım. Şimdi bir şikayetim olabilir mi?

Yine de pişman değilim…  Yaşamam gerekiyormuş, yaşamışım. 2014 yılı yazında tekrar gittim. Bıraktıklarım hâlâ aynı yerlerinde değildi, kat kat yapılan binaların arasında kirada kaldığım eve baktım. Şehir kaloriferle tanışmış, suyla tanışmış… Gülüyorum…


Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git